KARADENİZ ARKEOLOJİSİ UYGULAMA VE ARAŞTIRMA MERKEZİ

Tarihçe 11 Ocak 2017

KARADENİZ BÖLGESİ'NİN TARİHÇESİ

Karadeniz bölgesinde yapılan arkeolojik araştırmalar, bölgede en erken kültürlerin Alt Paleolitik Çağ’a kadar uzandığına işaret etmektedir. Münferit halde ele geçen buluntular, söz konusu dönemin Karadeniz’in özellikle kıyı bölgelerinde izlenebildiğini göstermektedir. Özellikle; Samsun-Ordu illeri arası ve Batı Karadeniz’e uzanan coğrafyada bulunan el baltaları, kenar kazıyıcılar ve çakmaktaşından yapılmış çeşitli aletler adı geçen dönemin Karadeniz Bölgesi’nde varlığı gösteren buluntulardır. Orta Paleolitik ve Üst Paleolitik Dönem’e ilişkin veriler ise oldukça azdır. Ordu-Ünye ve Sinop-İnceburun’da ele geçen çakmaktaşı aletler bölgedeki Orta ve Üst Paleolitik Çağ’a ait sınırlı verileri oluşturmaktadır.

Karedeniz Bölgesi’nde, Neolitik Dönem’e ait bir yerleşim yeri henüz tespit edilememiştir. Anadolu’nun hemen hemen her bölgesinde söz konusu döneme ait yerleşimlere rastlanırken, Karadeniz Bölgesi’nde bu döneme ait bir yerleşimin tespit edilememiş olması, bölgede yapılan araştırmaların azlığı ve bölgenin yoğun bitki örtüsü ile kaplı olması ve heyelan-erozyonlar sebebiyle yerleşimlerin toprak altında kalmış olabileceği ile açıklanmaktadır. Kalkolitik Çağ’ın erken dönemlerine ilişkin veriler de çok sınırlıdır, ancak bu dönemin sonlarından itibaren özellikle Orta Karadeniz Bölgesi’nde Samsun, Amasya, Tokat ve Çorum civarında önemli yerleşimler görülmeye başlamaktadır. Horoztepe, Maşat Höyük, Kayapınar, İkiztepe, Dündartepe, Büyük Güllücek ve Boğazköy yakınlarındaki Çamlıbel Tarlası, Geç Kalkolitik Dönem’e ait bölgedeki önemli yerleşimlerdir. Orta Karadeniz Bölgesi’nde Geç Kalkolitik Dönem’e ilişkin yerleşimlerin sayısında artış görülürken, Doğu ve Batı Karadeniz’de söz konusu dönemde çok fazla yerleşilmediği dikkati çekmektedir.

Kalkolitik Çağ’ın bitimi ve Erken Tunç Çağı’nın başlamasıyla beraber bölgede yerleşimlerin sayısının arttığı görülmektedir. Yerleşimler başta, Yeşilırmak ve Kızılırmak’ın suladığı, verimli ovalarda Samsun, Sinop, Tokat, Amasya, Çorum illerinde yoğunlaşmaktadır. Bununla birlikte, özellikle Batı Karadeniz’e doğru uzanan yerleşimler içte Karabük, kıyı kesiminde Zonguldak illeri sınırlarında bulunan dere ve ırmak kenarlarında görülmeye başlamıştır. Erken Tunç Çağı’nın sonunda özellikle Orta Karadeniz Bölgesi’nde Kızılırmak kavsinin içinde kalan yerleşimlerde ve mezarlıklarda, maden işçiliğinde son derece gelişmiş ve yüksek sanat seviyesine ulaşmış toplumların varlığını gösteren bulgular ele geçmiştir. Başta Çorum ili sınırları içerisinde yer alan Alaca Höyük krali mezarları, Resuloğlu ve Yenihayat mezarlıklarında ele geçen buluntular, Orta Karadeniz bölgesinde Erken Tunç Çağı’nın sonunda madeni ustalıkla işleyen toplumların varlığına işaret etmektedir. Söz konusu mezarlıklarda ele geçen eserlerin paralel örneklerine yine Orta Karadeniz Bölgesi’nde, Eskiyapar, Horoztepe, Mahmatlar, Kayapınar, Oymaağaç ve İkiztepe gibi yerleşimlerde de rastlanmıştır.

Erken Tunç Çağı’nın sonundan, Hitit Devleti’nin kurulduğu döneme kadar geçen sürede, yaklaşık M.Ö. 2000-1650 yılları arasında bölgede bazı yerleşimlerin ön plana çıktığı dikkati çekmektedir. Bu dönemde, Asur ile Anadolu arasında gelişen maden ticaretine dayalı sistemin Anadolu’daki merkezi, bugün Kayseri ili sınırları içerisinde yer alan Kültepe/Kaniš/Neša’dır. Anadolu’nun kuzeyinde, bu döneme ait yerleşimler içerisinde en önemlisi Boğazköy/Hattuš’tur. Boğazköy yanında, Alaca Höyük, Eskiyapar, Maşat Höyük ve İkiztepe bu döneme ilişkin veriler sunmaktadır. Son yıllarda bölgede yapılan çalışmalar Sinop’a kadar bu döneme ait buluntuların yayıldığını göstermiştir. Bu dönemin sonlarından itibaren, Orta Anadolu ve kuzeyinde kent site devletleri şeklinde organize olan yönetimlerin Hint-Avrupa kökenli bir topluluk olan Hititlerin (yaklaşık M.Ö. 1650-1200) egemenliği altına girmeye başladıkları görülmektedir. Yaşadıkları dönemde, sadece Anadolu’da değil neredeyse Önasya’nın tamamında varlığını hissettiren Hititlerin anavatanlarının neresi olduğuna dair kesin bir bilgi yoktur.

M.Ö. 1650’lerde, I. Hattuşili zamanında, merkezi günümüzde Çorum sınırları içinde kalan Boğazköy/Hattuša’da Hitit Devleti kurulmuştur. Sonrasında, I. Muršili zamanında Hitit ülkesinin sınırları Anadolu dışına taşmış ve Halep ve Babil’e kadar ulaşmıştır. I. Muršili döneminden sonra inişli çıkışlı dönemler yaşayan Hititler, M.Ö. 14. yüzyılın ortalarında tahta çıkan I. Šuppiluliuma döneminde en parlak dönemlerini yaşamışlardır. Hitiler ile birlikte Anadolu’da bu dönemde birçok topluluğun yaşadığı filolojik belgelere yansımıştır. Batı Anadolu’da Lukka, Arzawa, Ahhiyawa memleketleri, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Hurriler ve Azzi-Hayaša halkları, Kuzey Anadolu’da ise Kaška, Pala ve Tum(m)ana halklarının varlıkları Hitit metinlerinden bilinmektedir. Çorum ili sınırları içerisinde başkent Hattuša’nın yanı sıra Ortaköy/ Šapinuwa diğer bir önemli yerleşimi temsil etmektedir. Söz konusu bu şehirlerin dışında, Alaca Höyük ve Eskiyapar yerleşimlerinde yapılan çalışmalar söz konusu yerleşimlerin Hitit Çağı’nın önemli yerleşim birimleri olduğunu göstermesine rağmen bu yerleşimlerin lokalizasyonları konusunda tartışmalar devam etmektedir. Anadolu’nun kuzeyinde Hitit Çağı kentlerinin en önemlilerinden birisi de Tokat sınırları içerisindeki Maşat Höyük/Tapigga’dır.

M.Ö. II. binyılda Anadolu’nun kuzeyinde, Orta Karadeniz Bölgesi’nin iç kısımlarında ve Doğu Karadeniz’e uzanan coğrafyada, Hitit kaynaklarında adlarından sıkça bahsedilen, Kaškaların yaşadığı, Hitit çekirdek bölgesinin kuzeyinde ve kuzeybatısında ise Pala ve Tum(m)ana halklarının yaşadığı bilinmektedir. Hititlerle aynı zamanda Anadolu’ya geldiği bilinen Palalar’ın Hitit Devleti ile düşmanca bir ilişki içerisinde olmadıkları anlaşılmaktadır. Pala ve Tum(m)ana halklarının dil ve kültürel açıdan Hititler ile yakın özellikler gösterdiği görülmektedir. Anadolu’nun kuzeyinde, Hitit Çağı’nı yaşayan birçok yerleşimin var olduğu bilinmektedir. Bu yerleşimler içerisinde Hitit metinlerinde adından sıkça bahsedilen, Fırtına Tanrısı’nın kült merkezi ve Hititler açısından dinsel bir merkezi olan Nerik kenti başta gelmektedir. Nerik kentinin neresi olduğu konusunda tartışmaların sürmesine rağmen araştırmacıların çoğu, Vezirköprü yakınlarındaki Oymaağaç’ın Nerik olabileceğini düşünmektedir. Hitit Çağın’da Anadolu’nun kuzeyinde adından sıkça bahsedilen diğer bir önemli yerleşim Zalpa’dır. Ancak, bu kentin yerinin neresi olduğu konusu da kesinlik kazanmamıştır.  Araştırmacıların çoğu bu kentin, Karadeniz kıyısında, Kızılırmak’ın Karadeniz’e döküldüğü yere yakın bir konumda olan, Samsun-İkiztepe olabileceğini önermektedir. Başta Ahmet Ünal ve bazı aştırmacılar ise Zalpa kentinin Kizzuwatna ülkesine yakın bir konumda olduğu görüşündedir. Hitit Çağı’nda, Anadolu’nun kuzeyinde yer alan ve adından Hitit metinlerinde sıkça bahsedilen kentler arasında Kaštama, Hakmiš ve İštahara’yı sayabiliriz. Bu kentlerin adlarından, Hititler ile Kaška kabileleri arasında sık sık yaşanan mücadeleler nedeniyle bahsedilmektedir. Söz konusu bu kentler, Hititlerin, Kaška sınırındaki garnizon ya da ileri karakol kentleri niteliğindeydi.

Önasya’nın önemli imparatorluklarından biri haline gelen Hitit imparatorluğu, M. Ö. 13. yüzyıldan sonra yavaş yavaş çöküş dönemine girmiştir. Yaklaşık olarak M.Ö. 1200’lerin sonlarında, Hitit İmparatorluğu, iç karışıklıklar, ekonomik sıkıntılar ve batıdan gelen Deniz Halklarının istilasıyla yıkılmış ve başkent Hattuša terk edilmiştir. Merkezi Hitit devletinin çöküşünden sonra, başta Orta Anadolu ve Kuzey Anadolu’da yazının ortadan kalktığı ve bu durumun aşağı yukarı M.Ö. 800’lü yıllara kadar devam ettiği bilinmektedir.

M.Ö. 12. yüzyılın başlarında Hitit İmparatorluğu'nun yıkılmasıyla birlikte, Anadolu’da kurulan siyasi birlik ve merkezi güç ortadan kalkmıştır. Anadolu’da Demir Çağı’nın temsil edildiği bu dönem, daha öncede ifade edildiği gibi yazının görülmediği ve çoğu yerleşmenin terk edildiği ya da farklı bir kimliğe büründüğü ve yaklaşık dört yüz yıl kadar süren bir dönemi kapsamaktadır. Anadolu’da siyasi otoritenin bozulmasına bağlı olarak, Ege göçleri sonucu Anadolu’ya giren halkların Anadolu halkları ile kaynaşmasıyla Anadolu’nun çeşitli coğrafyalarında yeni siyasi oluşumlar ortaya çıkmıştır. Anadolu’nun güneyinde ve Kuzey Suriye’de Geç Hitit devletleri kendini gösterirken, doğuda Urartu devleti ortaya çıkmıştır. Batı’da ise en büyük siyasi otoriteyi Lidyalılar oluşturmuştur. Orta Anadolu’da Ankara ve çevresi, batıda Eskişehir, Kütahya ve Afyon’a kadar uzanan bölge, güneyde Konya, Isparta ve Burdur illeri ve doğuda Yozgat’a kadar uzanan coğrafyada kendini gösteren, M.Ö. 9-7. yüzyıllar arasında Anadolu’nun siyasi ve kültür tarihine damgasını vuran Friglerin kuzey sınırı Karadeniz kıyılarına kadar ulaşmaktaydı. Merkezi Ankara/Polatlı sınırları içerisindeki Yassıhöyük/Gordion olan Friglerin kuzeyde özellikle Kızılırmak kavsinin içinde ve Samsun ve Sinop illerine kadar yayıldıklarını görülmektedir. Batı Karadeniz Bölgesi’nde son yıllarda yürütülen yüzey araştırmalarında Kastamonu ve Çankırı illeri sınırları içerisinde Frig yayılımını gösteren yerleşmeler tespit edilmiştir. Ayrıca, Kastamonu’da yapılan yüzey araştırmaları ve kurtarma kazılarında da başta Frig çanak çömleği yanında, çeşitli silahlar ele geçmiştir. Söz konusu buluntulardan hareketle araştırmacılar, Firglerin yayılımının Batı Karadeniz’de Ilgaz Dağları’nın ötesine kadar ulaştığını belirtmişlerdir. Batı Karadeniz’de sınırlı sayıda karşımıza çıkan Frig yerleşimlerinin sayısı Orta Karadeniz bölgesine gelindiğinde artmaktadır. Bu bölgede başta Boğazköy-Büyükkaya ve yakınlarındaki Pazarlı en önemli Frig yerleşimlerini ve kalelerini temsil etmektedir. Bu bölgede uzun yıllardır sürdürülen çalışmalar, Frig yayılımın Samsun, Sinop, Tokat ve Amasya illerine kadar ulaştığını göstermiştir. Söz konusu illerde Frig malzemesi tespit edilen önemli yerleşimler, kıyıda Samsun-İkiztepe ve Akalan Kalesi, iç kısımda bulunan Tokat-Maşat Höyük’tür.

Doğu Karadeniz bölgesinde yürütülen çalışmalarda Firig yayılımını gösterecek herhangi bir yerleşmeye henüz rastlanmamıştır. Bu bölgede yapılan araştırmaların yetersizliği ve daha öncede bahsedildiği gibi bölgenin yoğun bitki örtüsü ile kaplı olması da bu durumun sebeplerindendir.

M.Ö. 7. Yüzyıl sonlarında Karadeniz’e açılan Miletoslular, Anadolu kıyılarında başlıca Sinop (Sinope), Giresun (Kerasos), Samsun (Amisos), Trabzon (Trapezos) gibi ticaret ve balıkçılık merkezleri, tüm Karadeniz çevresinde de yaklaşık 90 koloni kenti kurarak buralara yerleştiler. M. Ö. V. Yüzyılda Atina kent devletinin yönetimine giren bu kolonilerin, Pers istilası sırasında anayurtla irtibatının kesilmesi sonucunda Persler Anadolu’daki tüm Yunan kentleri gibi bu kolonilerde egemenliği altına girdi (M. Ö. 386). Pers İmparatorluğunun Büyük İskender tarafından yıkılmasından (M.Ö. 331) sonra Mithridates I. Karadeniz kıyılarında Pontos Krallığını kurdu (M.Ö. 302) .   Mithridates VI zamanında (M. Ö. 1. yy) güçlü dönemini yaşayan Pontos Krallığı, Romalılar tarafından ortadan kaldırıldı (M.Ö. 63) ve Karadeniz’in güney kıyıları Bithynia-Pontos eyaleti olarak Roma İmparatorluğuna bağlandı. 

Karadeniz kıyılarına yerleşen Romalılar M. S. 330a kadar denetimleri altında tuttular. Orta Asya bozkırlarından gelen Hunlar, Karadeniz kıyılarını ele geçirdiler (M. S. 374). Roma İmparatorluğu’nun ikiye bölünmesi üzerine  (M. S. 395) Karatenizin Trakya ve güney kıyıları Doğu Roma İmparatorluğunun hâkimiyeti altına girdi. Hun İmparatorluğu parçalanınca (454) birliği oluşturan boylardan Bulgarlar ve Ostrogotlar Batı Karadenize, Avarlar ve Alanlar da Kuzey Karadeniz Kıyılarına yerleştiler. Ancak bunlar üzerine yürüyen Romalılar, Kafkasya kıyıları ile birlikte tüm Karadeniz’i ele geçirdiler.

Roma hâkimiyetinin sağlanmasından sonra bölgenin etnik ve idari yapısı hakkında bilgi edinilebilen en önemli kaynak Roma İmparatorluğunun Kapadokya Valisi Arrianus‘un “Periplos”udur.  Küçük krallıklar bazen kendi aralarında bazen de birleşerek işgalci Roma’ya karşı birleşerek mücadele ediyorlardı. Megteller (Lazlar) diğer beyliklere üstünlük sağlayarak Megrel krallığını kurdular. Bizans-İran çekişmeleri arasında sıkışan ve kralları Roma tarafından taç giydirilen Megrel krallığı 4.- 5. yy.larda Roma ile iyi ilişkiler içindeydi. Romalılarda bu ülke ile kendileri açısından çok karlı bir ticaret yönetiyorlardı. Bu durum Justinianus (527-565) zamanına kadar sürdü. Bu imparator döneminde sahildeki kaleler restore edildi. Petrada bir kale yapılarak bölgedeki en büyük Roma garnizonu buraya yerleştirildi. Petra valisi Tsibe ve yöneticiler ticarete tekel koyarak halkı soymaya başladılar. Halk, İran’da hüküm süren Sasani develti’nden destek alarak Romalıları ülkeden kovmaya karar verdi. İranlılarında, Romalılar gibi davranması ve kalıcı olarak bölgede kalma girişimleri halkın tekrar Roma Devletinden yardım istemesine neden oldu. Roma İmparatoru Justinianos ile Sasani Hükümdarı Hüsrev I. Anuşirvan arasında yapılan antlaşma ile Karadeniz tüm güney kıyılar Roma Devletinde kaldı. Jüstinianus döneminden itibaren bölge hâkimiyetini Hıristiyanlık yoluyla pekiştirmek istediğinden bölge halklarının Hıristiyanlaştırma çalışmaları hız kazanmış ve bölgede Hıristiyanlık hızla yayılmaya başlamıştır. 

Roma’daki iç karışıklıklardan yararlanan Bulgarlarda Edirne ile Dniestr ırmağı arasında kalan alanda bir krallık kurdular (814). Bu arada Slavlar da Karadeniz kıyılarına ulaşarak hızlı kayıklarıyla kuzeyden İstanbul surlarını tehdit etmeye başladılar (860- 907).  Ancak 10. Yüzyılın sonlarında doğru (987) Hıristiyanlaşan Ruslar artık Doğu Roma Devleti için bir tehdit olmayı bıraktılar.

Doğu Roma kilisesinin dili olan Yunanca yerli dillerden birçok kelime ile zenginleşerek, Rumca olarak anılmaya başlandı. Gürcü alfabesi ile İncil’in yazılması ve İmparatorluktan bağımsız Gürcü kiliselerinin inşa edilmesi sonucunda, Karadeniz’de 10.-11.yy.larda Gürcü dili ve kültürü egemendir.  Çoruh nehrinin denize döküldüğü yerin batısında kalan ve Roma askeri legionları ile korunan bölge bu yayılmadan çok etkilenmemiştir. 10.yy.da Yunancanın Doğu Roma İmparatorluğunun resmi dili haline gelmesi ve sonuçlarının 11. ve 12. yy.da bölgenin hızla Hıristiyanlaşması şeklinde görülmesi, İncil dili dışında konuşulmasının günah olduğu şeklindeki propagandalar sonucu yerel diller yerine etkili Yunanca konuşulmaya başlanmıştır.

Asya’nın içlerinde başlayan dalgalanmaların yarattığı kavimler göçünde Hunlar, Sabiriler, Avarlar, Onogurlar, Hazarlar, Peçenekler, Uzlar ve Kumanlar birbiri ardı sıra Kafkasya ve Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde boy göstermiş ve bugünkü orta ve doğu Avrupa haritasını oluşturan milletler bu göçlerle şekillenmiştir.

Malazgirt savaşından kısa bir süre sonra (1071) Trabzon bölgesine Türk akınları oldu.1073-1074 yıllarında bölge Türk akıncılarınca ele geçirildi. Bölgede Bizans yönetimin çöktüğü bu dönemde Rize’nin doğusunda kalan bölge Gürcü akın ve yağmalarına sahne oldu. Doğu Roma İmparatorluğunun tekrar kontrolü sağlamak için ordu ile birlikte bölgeye gönderdiği Thedora Gavras 1075 de bölgeyi Türkmenlerin elinden alarak hâkimiyeti sağlamış ve bu başarısından dolayı Haldiya düklüğüne atanmış ve Trabzon’a Vali olmuştur. Trabzon bölgesini Bizans’tan bağımsız yöneten Thedora Gavras, Gürcülerin Trabzon topraklarına yönelik yağmalamalarının önüne geçmiştir (1089).

Bayburt yakınlarında Gümüştekin Ahmet Danişmend Gazi’nin oğlu İsmail’in, Thedora Gavras’ın ordusu tarafından yenilerek öldürülmesi sonrası yerine atanan oğlu Grgory Gavras ve ondan sonra Constantin Gavras bölgeyi Doğu Roma İmparatorluğundan bağımsız olarak bölgeyi yönetmeye devam etti. Bölgedeki Türkmenlerle güç birliği yaparak üç kuşak bölgeyi bağımsız yöneten Hasan İbni Gavras gibi bazı fertleri Müslüman olarak Selçuklu devletin hizmetine girmiştir.

1204 yılında Latinlerin işgal ettiği Konstantinopolis’ten kaçarak İznik’te devlet kuran, İmparatorluğun varisi olma iddiasındaki Laskarisler ve Karadeniz’e kaçan David ve Aleksius Kommenos kardeşlerden büyüğü olan Aleksius Trabzon’u başkent edinerek, Sinop’tan Rize’nin doğusuna kadar olan Karadeniz sahillerindeki topraklara hâkim olarak Trabzon Rım Pontos devletini kurar. Trabzon krallığının kurulmasında hizmet eden ve yönetimde önemli görevler alan Kuman asıllı Türklerin birçoğu aileleri ile birlikte Trabzon civarındaki askeri bakımdan önemli yerlere yerleşerek Hıristiyanlaşmıştır. Laskarisleri yenen David Kommenos, Sinop’un batısındaki Karadeniz kıyılarını, Ereğli (Herakleia) ve Amasra (Amastris) ile birlikte kendi topraklarına kattı.

1214 yılında Aleksius Komnenos’un Sinop önlerinde esir edilip bölgenin Selçukluların eline geçmesinden sonra Selçuklu vasalı haline gelen Trabzon krallığı sınırları Samsun’a kadar geriledi. Komnenosların Trabzon’da kurduğu devlet, 1214 yılında Selçuklulardan sonra Gaznelilere, 1241’den sonra Moğollara vergi vererek varlıklarını sürdürmüştür.

İtalya’nın tüccar cumhuriyetlerinden Venedik ve Ceneviz, Karadeniz’de kıyasıya bir rekabete giriştiler. Mikhael Palaiologos döneminde Konstantinopolis Latinlerden geri alınarak (1261),  Doğu Roma İmparatorluğu yeniden kuruldu. Bu dönemde Cenevizliler, İmparator ile anlaşma yaparak bazı üstünlükler kazanmıştır. Bunun üzerine Venedikliler tüm Anadolu’yu egemenliği altında tutan İlhanlılar ve Hazar Denizinden Tuna kıyılarına kadar Kuzey Karadeniz’de egemenliğini sürdüren Altınordu devletiyle anlaşıp Karadeniz’deki konumlarını güçlendirdiler (1306).

Venedik-Ceneviz rekabeti en çok Türklerin işine yaradı. Aydın ve Umur Beyler kurdukları güçlü donanmalar ile Karadeniz’e çıkarak Tuna ağzına kadar sefer düzenlediler.  Doğu Karadeniz Bölgesinde Trabzon dışında tüm bölge Pervaneoğulları sonra da Candaroğlu Beylikleri meydana geldi.

İstanbul’un fethinden sonra Osmanlılar bir Ceneviz limanı olan Amasra’yı ele geçirdiler. Sinop’ta hüküm süren Candaroğlu Beyliği’ne son vererek, Trabzon’u ele geçirerek Osmanlı topraklarına kattı (1466).

Kırım’daki son Ceneviz kolonileri Kefe, Mengüp Gedik Ahmet Paşa tarafından fethedildi (1475). II. Bayezit’ın 1484 yılında yaptığı seferde Kili ve Akkerman’da alınınca, tüm Karadeniz tamamiyle Osmanlı egemenliği altına girdi. Yüzyllar boyu buradaki deniz ticaretini elinde tutan Türkler ve sıcak denizlere inmak isteyen Ruslar arasında uzun savaşlar sonunda Azak, Rusya’ya bırakıldı (1739). Küçük Kaynarca Antlaşması’yla (1774) Karadeniz Rus ticaret gemilerine açıldı. Kırım Rusya toprakların katıldı ve Gürcistan Rus korumasına bırakıldı (1783). Karadeniz’de Avusturya’ya da ticaret izni verildi (1784). Yaş antlaşmasıyla da (1791) Bug ve Dineistr arasındaki bölgeyi topraklarına katan Ruslar, 1815’ten sonra Karadeniz’in kuzey kıyılarına tamamen egemen oldular. Edirne Antlaşması (1829) uyarınca Kafkasya’yı ele geçiren Rusya Kuzey ve Doğu Karadeniz kıyılarında denetimi ele aldılar. 1856 Paris Konferansı’nda sularının tarafsızlığı sağlanan Karadeniz Bölgesi tüm Avrupa devletlerinin ticaretine açıldı.

Osmanlı Devletinin, 1914-1918 yılları arasında I. Dünya Savaşı’nda yenilmesi sonucunda imzalanan Mondros Mütarekesi ile toprakları savaşın galibi olan itilaf devletleri (Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Bulgaristan, Rusya) arasında paylaşıldı. Mondros Mütarekesi'nden sonra Türk ordusunun terhisinden cesaret alan bazı azınlıklar, Milli Mücadele'ye karşı bir takım cemiyetler kurmuşlardı. Bunlardan birisi de Pontus Rum Cemiyetidir. Yunanistan'ın milli örgütü olan ve Yunanistan'ın 1829'da bağımsız olmasını sağlayan Etnik-i Eterya Cemiyeti, Tarbzon ve dolaylarında bir Rum Pontus Devleti kurmak amacıyla bu cemiyeti kurmuştu. Bu duruma karşı Anadolu halkı direnişe geçti. Karadeniz'de bir Pontus Devleti kurmak isteyen Pontus Rum Cemiyeti'ne karşı Trabzon Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti kuruldu. Diğer yandan da ayrılıkçı emeller peşinde koşan "Trabzon Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti" ile mücadele etti. Erzurum Kongresi'nden sonra "Doğu-Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" nin şubesi haline geldi.

I.Dünya Savaşı'nda Suriye'de görev yapan Mustafa Kemal, Mondros Ateşkes Antlaşması sonrası İstanbul'a döndü. İstanbul’dan vatanın kurtuluşunu mümkün görmeyen Mustafa Kemal Anadolu'ya geçmeye karar verdi. Samsun ve çevresinde Türkler ile Rumlar arasındaki çatışmaları önlemek isteyen İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal’i 9.Ordu Müfettişi olarak görevlendirdi. Mustafa Kemal, Doğu Anadolu'da sivil ve askeri kurumlara emretme yetkisini de alarak 16 Mayıs 1919 tarihinde Samsun'a hareket etti. Asıl amacı milli mücadeleyi başlatmak ve organize etmek olan Mustafa Kemal arkadaşlarıyla birlikte 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun'a ayak bastı. Bu tarih, Kurtuluş Savaşı'nın başlangıç tarihi olarak kabul edilir.

Mustafa Kemal, milli bilincin uyandırılması amacıyla yayınladığı Havza bildirisiyle (28 Mayıs 1919)  bütün yurtta işgallerin protesto edilmesini ve mitingler tertiplenmesini istedi. Oradan Amasya iline geçen             M.Kemal ile Rauf Paşa, Ali Fuat Paşa ve Kazım Karabekir haberleşerek ortak bir genelge yayınladılar (22 Haziran 1919).

Amasya Genelgesi’nin maddeleri şunlardır:

a)         Vatanın bütünlüğü ve milletin istiklali tehlikededir.

b)        İstanbul Hükümeti üzerine düşen vazifeyi yerine getirememektedir.

c)         Milletin istiklalini, milletin azim ve kararı kurtaracaktır.

d)        Vatanın her türlü etki ve denetimden uzak bir bölgesinde (Sivas'ta) milli bir kurul toplanmalıdır.

e)         Her ilden milletin güvenini kazanmış üç kişi seçilerek acele ve gizli olarak bu kurula gönderilmelidir.            

            Mustafa Kemal’in önderliğinde başlayan Kurtuluş Savaşı ile Türkler tarihin en büyük mücadele örneğini verdiler. Kendilerinden çok güçlü olan devletlere karşı verdikleri bu savaştan, işgalci güçlere karşı zaferle çıkan Türkler, 29 Ekim 1923 yılında Türkiye Cumhuriyetini kurdu.